Poetta oldukça uzun bir kumsal. Deniz turkuaz, suyu çok berrak ve derin değil. Özellikle çocuklu aileler için bir cennet olmalı diye düşünüyorum. Biz de derin ve taşlık deniz sevmemize rağmen denize hayran kaldık. Bir tarafında taştan bir iskele var, diğer tarafı koyun sonuna kadar tek katlı bazı tesislerle dolu. Herhalde yazın hayli kalabalık oluyordur. O nedenle kalabalık sevmeyenlerdenseniz sezon sonu gidilmesi önerilir. Bu huzurlu, temiz kumsalı bütün tesisler doluyken hayal edemiyorum.

20. yüzyılın başından itibaren dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan politik olayların, savaşların dramların çok büyük bölümünü Orgosolo’nun duvarlarında görmek mümkün sanıyorum. 19. yüzyıl sonunda Avrupa’dan Amerika’ya yaşanan göçlerden, 2001 yılındaki 11 Eylül saldırısına, 8 Mart Kadınlar gününden, Kuzey Kutbunda enerji arayışına her türlü sorun duvarlara işlenmiş. Bunların yanı sıra çizgi romanlardan alıntılar, desenler de var… Konuda sınır yok kısacası. Yalnızca İtalya’dan değil, dünyanın her yerinden sanatçılar duvar boyamaya geliyorlar. Bu gelenek ne zaman başlamış çok emin değilim ama ilk duvar resminin 1969 yılından Milanolu bir anarşist grup tarafından yapıldığını internetten okudum. Bu arada ünlü yönetmen Vittorio de Sica’nın Orgosolo’nun Haydutları diye bir filmi olduğunu da duvara resmi çizilmiş olan film afişinden öğrendim. 

Buradan aşağı doğru yürüyerek Piazza delle Carmine’ye kadar gidilip, oradaki çikolata ve dondurmacı olan çok popüler olan Gocce di Gelato’dan alınan dondurma meydandaki banklarda oturularak yenilebilir. Piazza delle Carmine anladığım kadarıyla göçmenlerin buluşma yeri, limana yakın olması da bunda bir etken.

Cagliari’de yemek seçenekleri aslında çok fazla ama bazıları tabii ki turist tuzağı olmanın ötesine geçemiyor. Bunlardan özenle kaçınmak gerek. Çünkü Sardinya kendine has lezzetlere sahip bir yer, tadını çıkarmalı. Şaşırtıcı olmayan şekilde şu an en çok deniz ürünleri lokantaları var. Ama aslında yerleşim deniz kıyısında olmadığından deniz ürünleri adanın yemek yelpazesine çok geç katılmış.

Cagliari’de deniz ürünleri lokantası olarak pek çok seçenek bulmak mümkün. Biz Rick Stein’in Akdeniz belgeselinden esinlenerek “Trattoria Lillicu”yu tercih ettik. Aslında normalde rezervasyonsuz gitmek pek mümkün olmasa da şansımız yaver gitti ve hemen oturma şansı bulabildik. Lillicu da ilk bakışta yukarıda belirttiğim turist tuzağı restoranlar gibi görünebilir. Çünkü şehrin en eski ve ünlü lokantalarından biri. Bu yüzden de özellikle dışarıda İtalyanlardan çok turist vardı. Ama lokanta yine de trattoria havasından çıkmamış. Belki Roma’daki Bafetto gibi denebilir. Turistik bir yer ama bu durum ortamın ve yemeklerin bozulmasına yol açmamış. 

Adada yapı olarak, oradaki gardiyanlara, hapishane çalışanlarına ait evler, eski peynir, şarap üretim tesislerinin, ağılların, kiliselerin kalıntıları ve bazı devlet binaları var. Bunların bir kısmının eskiden ne olduğunu anlayabiliyorsunuz, bazıları ise tanınmaz halde. Eski mahallelerden geçerken bir hayalet şehir havası var. Hiç böyle bir yer görmemiştim. Burada bir zamanlar insanların yaşadığını düşünmek gerçekten tuhaf bir his. Adada bu binalardan farklı olarak hala insanların çalıştığı bir deniz kaplumbağası iyileştirme merkezi, bir de kuş gözlemevi var.

Arkeoloji merakınız varsa Cagliari’de en etkileyici yerlerden birisi de kale tarafındaki arkeoloji müzesi. Sadece Sardinya’da yaşamış olan Nuraghi medeniyetine dair Cagliari yakınındaki bütün izler burada bulunabilir. Daha önce gezdiğim yerlerde hiç karşılaşmadığım türden arkeolojik buluntular beni çok etkiledi. Roma dönemine dair de bazı izler olsa da temelde görülmesi gereken başka hiçbir yerde görülemeyecek Nurajik kalıntılar. 

Alghero, Sardinya’nın kuzeybatısında Porto Torres’ten yaklaşık 40 dakika uzaklıkta bir kasaba. Aslında ilk olarak Genovalılar ve sonrasında Pisalıların hakimiyetine girse de, şehre esas kimliğini veren Katalan Kolonileri olmuş. Şehir 14. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Aragon Krallığı hakimiyetinde kalmış. O dönemde yerel nüfus köle olarak İber Yarımadasında çalışmaya gönderilirken, yerine de günümüz İspanyasının çeşitli bölgelerinden aileler getirilmiş. 18. yüzyılda önce Hapsburgların, sonra Piedmont Krallığının eline geçse de, yine de en çok izi Katalanlardan kalmış.

Adanın tarihi aslında oldukça eskilere uzanıyormuş, efsanelerden biri adanın Herkül’ün Sardinya adasının kuzeyinden koparıp attığı kaya parçalarıyla oluştuğu ve adını da eşeklerden değil, Latince’de kıvrımlı anlamına gelen bir sözcükten kıyıları çok girintili çıkıntılı olduğu için aldığı. Coğrafyanın zorluğu da göz önüne alındığında, ilk yerleşenler keşişler olmuş. Onlar dışında da çiftçiler ve balıkçılar yaşamışlar. 15. yüzyılda Cenovalılar ve Aragonlular arasında savaşlara tanıklık etmiş. Ada 1500lerde tanıdık bir ismi, Barbaros Hayrettin Paşa’yı ağırlamış. Gemisinin durduğu yer hala Punta Barbarossa diye anılıyor ve orada çok büyük hazineler bırakmış olduğuna inanılıyor. Barbaros adanın güneyinde bulunan Castellaccio’ya yerleşerek bir süre buralarda kalmış. Kendisinden çok önce yapılan bu kalenin kalıntıları uzun bir yürüyüş sonrasında hala görülebilir. Adadaki çobanlardan birisi de Barbaros tarafından esir alındıktan sonra müslüman olup Hasan Ağa adını almış ve harem ağalarının arasına katılmış. Daha sonra da Barbaros’un o kadar güvenini kazanmış ki kaptanın vekili olarak görev yapmış.

Sardinya’da kalan son üç günümüzde Sicilya’da da bizi kendine hayran bırakan koruma altındaki sahillerden birine gitmek amacıyla, rotayı kuzeye çevirdik. Vaktin kısıtlı olması nedeniyle, en kuzeyi değil, yolu üzerinde ilgi çekici şehirlerin de bulunduğu kuzeybatıdaki Asinara Adası’nı hedefledik.

cagliari

İlk gidişimizde denk geldiğimiz garson çok tatlı bir adamdı, birimiz kum midyeli birimiz kefal yumurtalı makarna istemeyi düşündüğümüzde, İtalya’nın diğer bölgelerinde parmesanın önünüze kâse ve kaşıkla geldiği gibi kefal yumurtasının bu şekilde getirileceğini, bu yüzden kefal yumurtalı makarna yemenin saçma olacağını bize jestleriyle de destekleyerek uzunca anlattı. Yemeğin sonunda istediğimiz likörü de şişeyle getirdiği yetmezmiş gibi, kalkarken plastik bardaklarımızı tepeleme doldurarak yolda içersiniz diyerek yemeğimizi taçlandırdı. 

Adadaki diğer ilgi çekici yerler ise kuş gözlem noktası ve deniz kaplumbağası bakımevi. Ada göçmen kuşların rotasında olduğu için, kuşbilimcilerin araştırma yapmasına çok uygunmuş, o nedenle fark edilmesi çok zor ve kuşlara zarar vermeyecek nitelikte ağlar gerilerek kuşlar yakalanıyor, bilgileri alındıktan ve işaretlendikten sonra serbest bırakılıyormuş.

Orgosolo da direniş kültürü, haydutları ve duvar resimleri, özel ismiyle “Murales” ile ünlü bir yer, biz de pek çok turist gibi duvar resimlerini görmek için uğradık aslında. Hatta önce Oliena’ya gittiğimiz için özellikle havanın yağışlı olması ve arabanın teslim saatinin yaklaşması nedeniyle Orgosolo’ya yaklaşık 1,5 saat ayırabildik. Ancak, süre resimlerin tamamını görmek için kesinlikle yeterli olmuyor. Çünkü kasabanın tamamı resim dolu, çoğu da bakmak için bir-iki dakikanın yetmeyeceği kadar anlamlı ve detaylı resimler. Bu nedenle, en iyisi buraya yarım gün ayırmak, belki etrafta dolanıp en azından bir yerlerde oturmak. Kasaba halkı da oldukça sıcakkanlıydı. Akordeon sesi duyup içeri girdiğimiz bir dükkânda el işleri satan bir amca bizi görünce enstrümanını elinden bırakıp tam da anlayamamıza ve bunu ifade etmemize rağmen bizimle coşkuyla sohbet etmeye başladı. Dönüşte nereden gideceğimizi sorup bize uzun uzun hangi yoldan gidersek neler görebileceğimizi ve kaçta Cagliari’de olabileceğimizi anlattı. Etrafı birkaç dakika daha görebilme umuduyla dükkândan çıkıp şehrin aşağısına doğru yürümeye başladığımızda ise telaşla dükkanından çıkıp, nereye gidiyorsunuz, karanlığa kalmayın diyerek bizi arabaya doğru yönlendirip görebileceğimiz birkaç resimden de mahrum etti. Yine de sanırım böyle bir anı bizde resimlerden daha çok iz bırakmış olabilir.

Cagliari’de gezilecek bir diğer yer ise Botanik Bahçesi, 1866 yılında açılan Botanik Bahçesi o yıldan bu güne, içinde 2000 çeşit bitki barındırır hale gelmiş ve ağaçlar gerçekten yaşlarını yansıtacak denli haşmetliler. Bahçenin haritasını girişte alıyorsunuz, içinde ilgi çekici her nokta işaretlenmiş. Özellikle bahçenin bir köşesinde saklı olan Roma dönemi sarnıcının bulunduğu mağarayı bulmak haritayla daha kolay. Bahçe hem çeşitli bitkileri, ağaçları görmek, hem de yalnızca kafa dinlemek için şahane bir yer...

Alghero’ya yol üzerinde uğrayanlar veya yer ayırtmayıp bizim gibi açıkta kalanlar için hızlı ve ekonomik bir seçenek olan Bar Focacceria Milese’yi öneririm. Kendi yaptıkları upuzun focacciaların arasına koydukları türlü türlü malzemelerle şahane sandviçler yapıyorlar. Oradaki devasa salonda veya bahçesinde oturmak mümkün olduğu gibi, yağmur veya rüzgar problemi olmadığı zaman sandviçinizi açık denize doğru bakan banklarda biranızı içerek yemeniz de mümkün.

cephesi yepyeni, ışıl ışıl. İçerideki mermer işleri, özellikle de Aragon kralının mezarı gerçekten çok güzel. 

Şehrin tarihi merkezi olduğu gibi korunmuş, yapılar sanıyorum daha çok ortaçağdan ve sonraki birkaç yüzyıldan kalma. Tabelalar da hem Katalan dilinde hem İtalyanca olarak korunmuş. Hala sembolik olarak bir Katalan yönetim ofisi de bulunuyormuş şehirde. Ancak etrafta duyduğunuz dil Sardinya lehçesiyle biraz farklı bir İtalyanca.

Adada ilk durağımız adadaki en sevimsiz yer olan hapishane oldu. Daha önce hiç hapishane görmeyen bizim için, çok çarpıcı bir deneyim olduğunu belirtmeliyim. Gezmeye adi suçluların bulunduğu yerlerden başlıyorsunuz ama orası bile hayli daraltıcı. Hapishanenin girişinde adanın eski hallerini gösteren fotoğraflar var. 20-30 kadar mahkum tarlalarla uğraşırken, başlarında da uzaklara bakan bir gardiyan var. Tabi sonraki yıllarda hapishanenin etrafı dikenli tellerle çevrilmiş, hatta bir kaçış girişiminin üzerine avlunun üzerine ağ da atılmış ve  sadece sınırlı sayıda mahkuma avluda hava alma şansı verilmiş.


İtalya’nın özellikle 70li yıllarda başını ağrıtan Kızıl Tugayların önemli adamları ve mafya üyeleri bu hapishanenin en temel misafirleri olmuşlar. Rehberimiz oldukça objektif bir şekilde ikisine karşı yapılan muamele farklılığını anlattı. Kızıl tugayların liderlerinden birinin tutulduğu hücre oldukça küçük, belki 9 metrekare kadar, bütün mobilyalar demir ve yere kaynatılmış. Tuvalet olarak da bir metre kadar bir girinti var odada. Kitap, kağıt, kalem, hiçbir şeye de izin yok. 

Nehrin iki yakasında rengarenk evler ve demirlemiş ahşap tekneler muhteşem bir manzara oluşturuyor. Bosa da Alghero gibi sadece sokaklarında dolaşmak için gitmeye değer bir şehir. Hatta Alghero kadar turistik olmadığından günlük hayatı görmek ve yaşamak için daha uzun vakit geçirmek de mümkün. Yürüyüşü göze alırsanız şehrin biraz yukarısında, 13. yüzyıldan kalma bir kalesi var. Kalenin kendisinden çok manzarası ilgi çekici olsa gerek. Vakit darlığı nedeniyle biz küçük bir yürüyüş ve kahvenin üzerine yolumuza devam ettik.

 

Sardinya’nın en ünlü yiyeceklerinden mumlanmış kefal yumurtasının en büyük üreticisi Cabras şehri, ilk durağımız oldu. Cabras güzel plajları, deniz koruma alanları, doğal parkları, arkeolojik kalıntıları ile meşhur bir küçük  şehir. Denizden içeriye doğru bir lagünün kıyısında kurulduğundan aslında oldukça etkileyici bir coğrafyası var. Ama bizim buraya uğramak istememizdeki iki temel etken Vedat Milor’un da kitabında yerini almış olan Il Caminetto ve Sardinya’nın ünlü şarap üreticisi Contini’nin burada bulunmasıydı.

Oliena’da stantlardan küçük atıştırmalıkların tadına baka baka esaslı bir yemek yemeden çıktık. Granita, İtalya’nın ünlü tatlılarından “torrone”nin tazesi, yeni pişmiş ekmekler, üzümler, peynir tadımları, aslında tatlısı ünlü olmasına rağmen Oliena’da tuzlusunu da bulabileceğiniz “Casadinas” tartı derken yemek yemeye yerimiz de vaktimiz de kalmadı. Tahminimce restoranların çoğunda yemekler küçük İtalyan kentlerinde alışılageldiği gibi taze ve ucuzdur.

Oliena çok küçük bir yer, tarihi kısmı da sanırım bir saatlik yürüyüşte keşfedilebilir. Böyle bir festival olmasaydı sanırım yolumuz düşmezdi. İnsanları çok sıcak, yemekler taze, lezzetli ve ucuz, kentin sokaklarında dolaşmak da keyifli. Turistik olmayan bu küçük köylerin hissettirdikleri çok farklı. Ama Oliena’ya gelenlerin en önemli nedeni, kanyonlarıyla ve mağaralarıyla ünlü olan Sorgentu Su Gologone Milli Parkı’nın yakınlarında olması. Milli Park çok güzel bir yürüyüş ve kamp rotası, şehir de hem malzeme temini hem de kamp öncesi ve sonrasında dinlenmek için tercih ediliyor. 

Sardinya genel olarak haydutlarıyla ünlü bir yer, bunun tarihsel olarak her dönemde farklı nedenleri olmuş. Ancak bu durumun Roma döneminden 20nci yüzyıla dek uzandığı düşünülürse dönemler arasında ortaklaşan bazı nedenleri de var. Öncelikle Sardinya’da zaten tarihöncesinden beri yerleşim olması nedeniyle kendine ait bir köklü kültüre sahip olan halk, adaya gelenleri ve sistemlerini benimsememiş. Ada hep Roma, İspanya, Fransa gibi bir anakaradan burayı yönetmeye çalışılmış. Bir de tabi fakir ve vahşi bir coğrafyada yaşıyor olmak hem haydutların işlerini kolaylaştırmış hem de onlara bir neden yaratmış. Oliena’nın içinde bulunduğu Barbagia Bölgesi de coğrafi zorluklarından dolayı haydutlukta akla ilk gelen yerlerden biri.

Festivale katılan büyükçe bir bar da adını bu haydutların birinden alıyordu. Barın dekorasyonunda da eskiden kalma eşyalar, silahlar, haydut fotoğrafları, duvara asılı panolarda da haydutluk günlerinden kalma çeşitli yazılar vardı. “Kim içmiyorsa casus odur”, “Su iyi gelir, şarap daha iyi gelir” gibi… Orada da şarabımızı içerken çalışan gençler oraya gelen nadir turistlerden olduğumuz için bizimle çok ilgilendiler. Türkiye’den geldiğimizi duyan herkes gibi çok şaşırdılar. Türkiye hakkında neler okuyorlar bilemiyorum ama gençlerden biri Yücel’in omuzuna vurarak “Zor günler geçer dostum sen güçlü ol.” dedi. 

VILLASIMIUS

Villasimius da Sardinya’nın güneybatı ucunda gidilebilecek güzel kasabalardan birisi. Birbirinden güzel ve ünlü plajları var. Biz arabamız olmadığı için otobüsle gidilmesi en kolay olan yere, Villasimius’un merkezine en yakın olan Simius Plajına gittik. Otobüsle 1-1,5 saat civarında süreceği yazan şehir merkezine ulaşmamış 2,5 saatimizi aldı. Şehir merkezinden plaja vasıta bulamadığımız için yürüyerek gitmek zorunda kaldığımız için sonuçta yola çıktıktan ancak 3 saat sonra suya girmek mümkün oldu. Üstelik şansımıza yağmur da bastırdı. Ama yine de sadece giderken gördüğümüz manzaralar uğruna gidilebilecek bir yol olduğunu düşünüyorum. Son derece bakir, sadece makilerle bezeli tepeler, insan izi olmayan yalnızca ara sıra beyaz yelkenlerin göründüğü koylar…

Deniz şimdiye kadar gördüğüm denizlerin en güzellerindendi, tam olarak cam berraklığında, çok açık yeşil bir su. Plajı ince beyaz bir kum. Muhtemelen sezon sonu sakinliğinden, koskoca sahilde 30-40 kişi kadar vardı herhalde. Kasaba da sevimli sakin bir yer,  sahile yürürken güzel restoran ve kafelerin önünden geçtik ama dönüş otobüsüne yetişme telaşından hiçbirini deneme şansımız olmadı.

Cagliari’ye uzaklığı da düşünüldüğünde, günübirlik gelmek yerine, arabayla gelip yakındaki koyların da tadını çıkartmak için bir iki gece, özellikle karavan veya çadır kampında konaklamak düşünülebilir.

Şehre sadece geçerken uğradığımız için, çok fazla vakit ayıramadık. Tarihi merkezde bir tur attıktan sonra surların hemen arkasında denize doğru bir kahve içtik. Tam karşımızda Balear Denizi ve Katalonya kıyıları olduğunu bilmek güzel, ama görmek mümkün değil.


Biz gidemesek de şehrin civarında görülmeye değer tarihi yerler ve doğal güzellikler olduğunu da okudum. Bunların içinde göremediğim için en çok üzüldüğüm yer Grotto di Nettune oldu. Grotto di Nettune, 2.000.000 yaşında olduğu tahmin edilen bir mağara. Mağaraya karadan 664 basamak inilerek veya tekneyle doğrudan ulaşmak mümkün. Alghero limanından kalkan bu turlara yazın gelinmesi halinde yer ayırtmakta fayda var.

ALGHERO

Via Roma’nın başlarında, denizden çıkarken solda kalan Cafe Svizzera ise Avrupa’da bir pastane denince gözümün önünde canlanan yer. Dekorasyonu, servisi başlı başına bir zevk nedeni iken lezzetleri de bunu taçlandıracak nitelikte. Otele, eve yakınsa kahvaltı için, ya da günün herhangi bir saatinde bir kahve ve tatlı için uğramak bir mutluluk nedeni olabilir. 

Sardinya –benim söylemeyi sevdiğim şekliyle Sardunya- adası İtalya’nın ve Akdeniz’in ikinci büyük adası. İnsan Sardinya’yı bir bütün olarak değerlendiriyor gitmeden önce. Konuşma arasında Sardinya’ya gideceğim deyiveriyor ama aslında Kıbrıs’ın toplamından daha büyük bir yerden bahsediyoruz. Üzerinde pek çok devletin kolonileri olmuş, hepsi bölgesel izler bırakmış, dolayısıyla İtalya anakarasının benzeri şekilde bölgeler arasında ciddi kültür, lehçe ve hatta dil farklılıkları var. Kısacası Sardinya adasına gidilirken yer seçimini de bu durumu dikkate alarak yapmak ve adanın her yerini görebilmek için en az on gün kadar zamana ihtiyaç olduğunu hatırlamak gerekli.

Sardinya (İtalyancasıyla Sardegna), Sassari, Nuoro, Oristano ve Güney Sardinya olmak üzere dört bölgeye ayrılmış. Bölgelerin içinde yerel olarak birden fazla dil konuşulmakla birlikte, aslında herkesin bildiği ve resmi olarak konuşulan dil İtalyanca. Sardinyaca olarak ifade edebileceğim Sarda da bunların arasında en yaygın olanı, bu durum nüfusun dörtte birinin Güney Sardinya’da yaşaması ve orada yerel dilinin Sarda olmasından da kaynaklanıyor olabilir.

Her gezide olduğu gibi Sardinya gezisine de ne beklediğinizi bilerek başlamakta fayda var.

1800lere kadar adanın yerel halkının huzur içinde geçirdiği yüzyıllar olsa da, adanın Savoy Krallığında kaldığı 1880lerde tüm ada sakinleri göç etmek zorunda bırakılmışlar. Böylece yakınlardaki Stintino Kasabası kurulmuş. Adadan yüzerek bir yere ulaşmanın akıntılardan dolayı neredeyse imkansız olması nedeniyle, tarihi hep tecrit hikâyeleriyle dolu. 1800lerin sonunda, adanın doğu tarafına Cala Reale’ye kurulan bir hastane İtalya’nın temel karantina istasyonu olarak kullanılmaya başlanmış. Takip eden yıllarda da, adada adi suçlulardan oluşan küçük bir koloni kurulmuş. Belki çok küçük ölçekli bir Avustralya uygulaması olarak düşünülebilir. Mahkumlar için bir hapishane binası inşa edilmiş ama mahkumlar zamanlarını, tarımla, hayvancılıkla uğraşarak geçirmişler daha çok. 1. Dünya Savaşı sırasında ise savaş esiri olarak 24.000 adet Avusturya-Macaristan İmparatorluğu askeri getirilmiş adaya. Burada hayatını kaybeden esirlere adanmış bir kilise de bulunuyor. Rehberimiz 1. Dünya Savaşı sırasında getirilen savaş esirleri arasında Osmanlı askerlerinin de bulunduğunu ve hayatta kalanlarının savaş sonrasında iade anlaşmaları ile Türkiye’ye gönderildiklerini anlattı. 1930larda ise Etiyopyalı soylular savaş esiri olarak adada tutulmuş. 1970lerde İtalya’nın yüksek güvenlikli hapishanelerinden birine ev sahipliği yapmış. Son olarak 1997 yılında Ulusal Park ilan edilerek koruma altına alınmış.

Cagliari’de aperitivo için önerebileceğim yerlerin biri de oranın en eski barlarından biri olan, Antico Cafe.  Özellikle kaleye giderken burayı gözden kaçırmak pek mümkün değil. 1855 yılından beri yerini koruyormuş. Via Roma’dan yukarı doğru çıkarak kale tarafına geçerken sağ tarafınızda kalıyor. Hem zarafetiyle hem de günün her saatinde dolu olmasıyla mutlaka dikkat çekiyor. Şehir sakinlerini izlemek ve geleneksel İtalyan barında birkaç saat geçirmek için ideal bir nokta. Aperitivo ikramları da son derece geleneksel.

Hapishanede geçirdiğimiz öğretici olduğu kadar iç daraltıcı yarım saatin ardından adanın güzelliklerini keşfetmek üzere yola düştük. Vahşi at sürüleri, grili beyazlı eşekler, keçiler adanın rutin sakinleri. Ağaçlardan yemiş yemeye çalışan, neredeyse ağaca tırmanan eşekler oldukça tabi manzaralar. Ama Vera bize siyah yaban domuzlarını ve o bölgeye has “muflon” adı verilen ceylan benzeri hayvanları göstermeyi istediği için yukarıda da söylediğim gibi arabayı yolun dışında da sürdü, sonunda da başarılı oldu. Gerçek 4X4’ün ne demek olduğunu da böylece öğrenmiş olduk.

Asinara’ya rehberli turla gidecekseniz yalnızca araba ile gidilebilen, şehrin biraz dışında bir limana balıkçı barınağına- gitmek gerekiyor. Ancak rehbersiz standart bir gezi için Porto Torres’in limanından kalkan teknelere binmek mümkün. Rehbersiz gidilirse, adanın belli bir yerinde denize girmek, etrafta biraz dolaşmak ve sakince iyi vakit geçirmek mümkün. Ama adada girmenin yasak olduğu o kadar çok alan var ki, gerçekten kısıtlı bir rotada vakit geçirmek gerek. Çünkü girmesi yasak olan yerler, veya dokunmanın yasak olduğu bitkiler sadece kağıt üzerinde belli, yani işaret görmediğiniz bir yere girseniz de ceza almak mümkün. Cezalar tabi fiile göre farklılaşıyor. Bir de her yer çok ıssız ve telefonun da çekmediği bölgeler var. Dolayısıyla maddi kısıt olmaması halinde rehberli gezinin tercih edilmesi gerektiği kesin.


Limanda, rehberimiz Vera ve bizimle birlikte gezecek Hollandalı çiftle tanıştık. Adaya giderken yanınıza su, sandviç vb. ne ihtiyaç varsa almak gerek. Suyu da çok idareli içmeli. Adada gıda maddeleri tek bir noktada, tuvalet ise sadece iki noktada var. Tekne yolculuğu yaklaşık yarım saat kırk dakika kadar sürüyor. Sonrasında farklı bir dünyadasınız.

Yukarıda da bahsi geçen Piazza delle Carmine’ye açılan sokakların birinde, internette Cagliari’de aperitivo için en sevilen yerlerden biri olduğu yazan Inu var. Saat 19:00’da açılıyor. Gidince bizim anladığımız anlamda bir aperitivo seçeneği olmadığını gördüğümüzden hafif bir hayal kırıklığı yaşadık. Burası aslında bir şarap barı. Fiyatlar normalden biraz daha yüksekti ve garsonlar da şaraplar konusunda çok bilgili değildi. Ama yerel peynir ve et ürünlerini tatmak için harika bir yer, seçenek çok fazla. Sanırım adanın kendine has coğrafi özelliklerinden ve üretimde doğallığın korunduğundan olsa gerek, Sardinya peynir sevenler için bir cennet. Inu da aperitivo için değilse de adanın çeşitli yerlerinden gelen peynirleri yerel şarap ve ekmeklerle tatmak için güzel bir tercih.

Ulaşım

Sardinya’ya Türkiye’den özellikle de İstanbul’dan başka bir yerden ulaşmak biraz zahmetli. Alitalia’nın İstanbul’dan Cagliari’ye doğrudan uçuşu olduğuna dair bir rivayet duyduysam da aslı çıkmadı. Böylece Ankara’dan aktarmalı şekilde Bergamo’ya uçtuktan sonra oradan Ryan Air ile Cagliari’ye uçtuk. Ryan Air’de en büyük sıkıntı el bagajı ile gitme zorunluluğu, çünkü normal bagaj almanız durumunda 50 Avro civarında bir ücreti var. Kısa seyahatler için çok ekonomik olsa da, uzun seyahatler için uygun değil. Ama RyanAir’in first class uçuşunun Alitalia’nın Cagliari uçuşundan çok daha ucuz olduğunu fark edince işler kolaylaştı. First Class uçuşu, uçağa bagaj verebilmenin yanı sıra, Ryan Air için çok kıymetli olan geniş koltuk aralığı ve havaalanı güvenlik sırasında öncelik gibi avantajları da getiriyor. Cagliari’ye ulaşırken bir sorun da elbette sabah erkenden yola çıkıp uçak yolculuğu yapmanıza rağmen hedefe ulaşmanızın 10 saati geçebilmesi. Çünkü Türkiye-İtalya uçuşunun rötar yapma ihtimaline karşı tedbirli olmak gerektiğinden uçuşlar arasında uzun bir süre bırakıyorsunuz.

Gerçi Bergamo havaalanında yeme içme kısmında öyle stilize yerler var ki, merkezde bir restorandaymış gibi oturup keyifle yemek yiyebiliyorsunuz. Üstelik İtalyan havalimanlarında bizdeki gibi fahiş fiyat durumu olmadığından bu çok daha az maliyetli bir keyif. Uçakta yemek yediğimiz için giderken olmasa da, dönüşte biz de bu keyfi yaptık. İtalya’ya güzel makarnalar ve yerel bir şarapla veda ettik.

Sardinya’ya ulaşmanın diğer yolu da batı limanlarının birinden feribota binmek. Ama tahmin edilenin aksine bu seyahat hem uçaktan daha pahalı hem de seçtiğiniz limana bağlı olarak 7-8 saati bulabiliyor. Bu nedenle biz uçağı tercih ettik, vakti ve parası olanlar için belki konforlu bir feribot yolculuğu da tercih edilebilir.

Sardinya’ya ulaştıktan sonra şehirler arasındaki en geçerli ulaşım aracı ise araba. Sardinya’da demiryolları anakarada olduğu kadar yaygın değil. Tren sadece büyük şehirler arasında var ve hızlı tren seçeneği yok. Yalnız turistler için belli kasabalar arasında işletilen “Trenino Verde-Yeşil Tren” diye bir seçenek var. Trenino Verde turistler tarafından en çok tercih edilen kasabalar arasında ve belli dönemlerde kullanabileceğiniz bir buharlı tren. Ancak programını internetten takip etmek gerekiyor. Çok istememize rağmen bu trenin programına denk gelemediğimiz için, seyahat hakkında bir yorum yapmam mümkün değilse de sitelerindeki fotoğraflar çok güzel görünüyor. Diğer bir ulaşım aracı ise otobüs olabilir, ama saatleri tespit edebilmek için programlarını dikkatlice incelemek ve çok konforlu bir otobüs yolculuğu beklentisine girmemek gerekiyor. Bir de uzun zamanı olanlar için adayı karavanla gezmenin harika olacağını söyleyeyim.

ASINARA


Asinara’ya gitmek için sabah erken saatte uyanıp yola çıkmak gerekiyor. Agriturismo’da hayat erken başladığından kahvaltımızı etme şansı bulabildik. Agriturismo’nun önündeki alan da biraz hareketlenmiş, domuzlar, koyunlar bahçede yerini almıştı. Annelerinin peşinde koşan domuz yavrularını ve Sardinya’ya has koyunları biraz izleyerek hayaliyle geldiğimiz doğal yaşamdan payımızı alabildik neyse ki böylece. 

Deniz kaplumbağası iyileştirme merkezi ise, denizde çeşitli nedenlerle zarar görmüş kaplumbağaların iyileştirilerek denize yeniden salınmasını amaçlayan bir kuruluş tarafından, devletin de gözetiminde işletiliyor. Merkezde ameliyat yapabilecekleri bir teçhizata sahipler. Akdeniz’in Tiren Denizi kısmında yaralanmış veya hasta kaplumbağalar bu merkeze taşınıyor, bir süre bakılıp iyileştirildikten sonra da Asinara kıyılarından yeniden denize salınıyorlar.

Gelinen mevsime bağlı olarak Sardinya’da mutlaka yapılması gereken şey yüzmek. Cagliari’nin içerisinde de bir sahil olduğunu duymakla birlikte, bir liman şehri olması nedeniyle yakındaki güzel plajlara gitmeyi tercih ettik. Bunlardan birisi ismi de kendi gibi güzel “Poetta” diğeri ise biraz uzakta olmakla birlikte yine de gitmeye değeceğini düşündüğüm “Villasimius”’tu. Yakınlarda keşfedilecek pek çok plaj var, ama biz sadece bu ikisini ziyaret edebildik.

Cagliari’de her yemekseverin görmek isteyeceği başka bir yer ise Cagliari’nin en büyük pazarı olan Mercato di San Benedetto. Apart otel tipi bir yerde veya evde kalanlar açısından pazar muhteşem bir olanak. Sebze, meyve, peynir, salam bir yana, bir de üzerine bütün bir alt kata yayılmış olan deniz ürünleri insanın aklını başından alıyor. Eğer yemek yapmak istemezseniz de alt katta köşede, oradan alınan taze deniz ürünlerini pişirip paket olarak satan bir “friggitoria” (kızartmacı) var. Dolayısıyla kendiniz pişirmeseniz de meyve, peynir, salata ve deniz ürünlerini alıp hava güzelse parkların birinde veya evinizde bir ziyafet çekmek mümkün.  

Cagliari’de gerçekten geleneksel lezzetlere adanmış, yani deniz ürünlerinden farklı seçeneklerden Principi di Dan öne çıkan restoranlardan birisi. Özellikle domuz eti yemekle ilgili bir sınırı bulunmayanlar için ilk tercih olabilir, çünkü Sardinya’nın en ünlü yemeklerinden biri olan “Porceddu”’yu en güzel yapan yerlerden birisiymiş. Porceddu, ağzına ot değmemiş bir domuzcuğun, temizlenerek içinin adaçayı, kekik gibi yerel otlarla doldurulması sonrasında ateş üzerinde saatlerce çevrilerek pişirilmesinden ibaret. 

POETTA

Poetta sahiline ulaşmak otobüsle yalnızca yarım saat sürüyor. Sahilin arkasındaki caddede bulunan birkaç otobüs durağından birinde inip birkaç dakikalık bir yürüyüşle plaja ulaşabilirsiniz. Şezlong, şemsiye kiralayan yerlerin arasındaki kumluk alan biraz dar, ama yine de buraya havlunuzu atıp denize girmek mümkün. Bununla birlikte kum çok çok ince olduğundan eğer sahilde uzun uzun oturmayı planlıyorsanız, şezlong ve şemsiye kiralamak daha akıllıca. Türkiye’deki fiyatlardan daha uygun. Bizim gittiğimiz dönem sezon sonuydu, yanlış hatırlamıyorsam yarım gün için 2 şezlong ve şemsiye toplamda 20 Euro civarıydı. Buna tuvaletler, duş ve kabin kullanımı da dahil.

Cagliari yolunda uğradığımız son durak ise Bosa oldu. Bosa, Temo Nehrinin denize açıldığı yerde kurulmuş bir şehir. Tarih öncesi dönemlerden beri yerleşim yeri olan şehir, Roma döneminde de bir yönetim birimi niteliğini korumuş. Ancak şehrin günümüzdeki haliyle 1112 yılında Toskana ailelerinden Malaspina tarafından kurulmuş olduğu biliniyor. Daha sonra Alghero gibi Aragon Krallığına geçmiş ama orada Alghero’daki gibi bir Katalan etkisi hissedilmiyor.

OLIENA 

İnternette yaptığımız araştırmalar sonucunda, sonbaharda her hafta adanın iç kısmındaki kasabalardan birinde yapılan “Autunno in Barbagia” festivalinin, vardığımız günün ertesinde kente 2 saat uzaklıkta olan Oliena’da olduğunu öğrendik. Festival tüm yerel ürünlerin tanıtılmasına yönelik bir etkinlik olduğundan, bütün bir kasaba festival alanına çevriliyor. Kurulan yerel ürün stantları, peynir, şarap, ekmek üreticilerinin dükkanları, lokantalar, barlar kısacası kasabada ne var ne yoksa festival haritasında işaretleniyor. Harita renklere göre ayrılıyor, dolayısıyla yapmak istediğiniz aktiviteye göre yerleri haritada kolayca bulup duvarlarda yer alan rengarenk numara ve işaretlerden yolunuzu bulabiliyorsunuz.

Oliena tek katlı eski evleri, taş zeminli dar sokakları ve küçük meydanlarıyla tipik denilebilecek bir İtalyan kasabası, ama elbette unsurların görüntüsü bölgeye göre şekilleniyor. Festivalde yerel kıyafetleri giymiş çocuklar, gençler stantların başında duruyordu. İlk durağımız sıcaklık nedeniyle kar ve limonla yapılan bir dondurma standı oldu. Sanırım bu sadece İtalya’da değil pek çok ülkede olan bir gelenek, ama limonların aroması adaya özgü. Belki bu festivale özgüydü bilmiyorum ama gençler dondurmayı buzun üzerinde sürekli çevirdikleri kovalarda, makine olmadan yapıyorlardı.

Lüks tatil köyleri, barlar, restoranlar, gece hayatı ve bolca zenginlik görmek isteyenler için, 1960’larda Arap Prensi Ağa Han’ın turistik gelişimini başlattığı ve Berlusconi’nin de yazlığının bulunduğu, Costa Smeralda ilk seçenek olabilir mesela. Bizim için Sardinya’da buraya gidilmez dediğimiz tek yer olmasına rağmen, İtalyan arkadaşlarımızdan ama siz en güzel yere gitmemişsiniz yorumları aldık. 

Yaban hayatı görmek için adanın iç bölgelerindeki doğal koruma alanları, özellikle dağlık Gennargentau bölgesi güzel bir seçenek olabilir. Denizaltına düşkün olanlar için adanın tüm sahillerinde bulunan koruma alanlarının sınıflarına göre yüzülebilir olanları önceden tespit edilip ona göre şehir tercihi yapılabilir. Arkeoloji ve tarih meraklıları için de adanın her tarafına serpiştirilmiş, milattan önce 1500lerden kalma Nurajik yerleşimler ilgi çekici olacaktır. Cagliari civarındaki Barumini bunlardan UNESCO Kültürel Miras Listesine girmiş olanı, görme şansım olmadığı için bir şey söylemek doğru değil ama içlerinde en kapsamlısı o olsa gerek.


Biz benim dil kursum nedeniyle dokuz günlük seyahatimizin altı gününü Cagliari’de geçirip günübirlik gidilebileceğimiz yerleri tercih ettik. Son iki günümüzde de adanın kuzeybatısına doğru kısa bir seyahatimiz oldu.

​​​​​​ASINARA ROTASI
























Contini, Sardinya şaraplarından Vernaccia di Oristano’nun önemli üreticilerinden birisi. Üretimlerini ise Cabras’ta, ziyaret edip şarap tadımı da yapabileceğiniz tesislerinde yapıyorlar. Biz de mahzeni ziyaret edip tadım yapabiliriz diye düşünmüştük ama Cabras’a araba haricinde bir gidiş yolu bulamadığımız için bu keyfi başka bahara bıraktık.

İkinci amacımız ise Il Caminetto idi. Burası, özellikle deniz ürünleri konusunda uzmanlaşmış bir yer. İtalya’daki tüm özel restoranlar gibi yalnızca günün belli saatlerinde hizmet veriyor. 12:30-14:40 ve 19:50-22:30 saatleri arasında. Sanırım vardığımızda saat 14:45 gibiydi. Kapanmadığı için büyük bir hevesle içeri girdik ama servis yapamayacaklarını söylediler. Dolayısıyla elimiz boş bir şekilde geri çıktık. Üstelik Il Caminetto bir yana, kasabada o saatlerde yemek yenebilecek herhangi bir yer bulmak mümkün olmadı. Böylece yolumuza, kalacağımız “agroturismo”nun bulunduğu Porto Torres’e kadar durmadan aç bir şekilde devam ettik.


Agriturismo, ideal olarak kırsal bir alanda, kendine ait tarlaları, ağılları, ahırları, belki şanslıysanız küçük ölçekli mandıraları olan, öğünlerinizde orada hazırlanan ürünleri tadabileceğiniz ve hatta üretim sürecine katılabileceğiniz yerler. Ama çok farklı türleri bulunuyor. Yalnızca şehir dışında olması nedeniyle agriturismo ismini kullanabilen yerler de var. Eğer telefonda İtalyanca konuşma ihtimaliniz yoksa bu mekânların özelliklerini keşfetmenin tek yolu internet siteleri. Dolayısıyla gidildiğinde bazı hayal kırıklıkları yaşamanız mümkün. Bizim Porto Torres’e yakın olması nedeniyle seçtiğimiz Agriturismo Cuile de Molino’da yaşadığımız gibi.

Dümdüz arazinin ortasında tek başına iki katlı bir ev olarak duran pansiyonun aslında ön tarafında domuzlara, atlara ve koyunlara ayrılmış geniş bir arazi ve devamında da tarlalar varmış. Ama mevsim sonu olması ve pansiyon sahiplerinin yalnızca iki üç müşteri için çalışmaya üşenmeleri nedeniyle, bize kısaca etrafı gezebilirsiniz dediler, internet sitesinde hayli övülen yöresel akşam yemeğinin çıkmayacağını da kasabada yemek yiyebileceğimizin söylenmesiyle öğrenmiş olduk.  Ama tabii tatildeyken insanın canını böyle şeylerle uzun süre sıkması mümkün değil. Agriturismo’nun tadını çıkarma düşüncelerimiz yerini Porto Torres’e ve ertesi günü heyecanlarına bıraktı.

Ankara’dayken araştırıp Asinara etrafındaki koyları tekneyle gezdirerek şnorkelle su altı rehberliği yapan bir turda yer ayırtmıştım. Porto Torres’e vardığımız günün akşamüstü ertesi gün yağmur ve fırtına olacağı gerekçesiyle tur iptal edildi. Tekneler çalışırsa kendimiz yine de adaya gider gezeriz diye düşünerek adanın haritasını almak üzere Porto Torres’teki Turizm Ofisine gittik. Orada aldığımız detaylı bilgilendirme sonucunda kendi kendimize gezmenin yanlış bir karar olduğunu anlayarak, rehberin bize verdiği listeden 4*4 turlarını sırayla aramaya başladık. Mevsim itibariyle genel olarak turlar azaldığından, İngilizce turlar ise daha da azaldığından oldukça zorlandık ama başka bir turun yönlendirmeleriyle sonunda Asinaraland Turuna ve rehberimiz Vera’ya ulaştık.
























İtalya’nın size yaşadığınızı, üstelik de kültürel kökleri kuvvetli bir toplum içinde yaşadığınızı hissettiren yerel kutlamalarına denk gelmek, bizim en büyük şansımız. Bu her seyahatte mutlaka yediğimiz sel gibi yağmurların telafisi olarak düşünülebilir. Ana caddeye açılan en büyük meydanda, belediye binasının önünde büyükçe bir kalabalık ve kurulmuş bir sahne görünce oraya yöneldik. Arka arkaya müzik grupları ve folklor ekipleri sahne almaya başladı. Kullanılan çalgılar ve ritimlerin yinelenerek sürmesi açısından belki biraz Karadeniz havalarına benzetilebilir.  Yaklaşık bir saat kadar müzik devam ettikten sonra, Ferrara’da gördüğümüz bayraklı gösterinin eşliğinde şehrin büyük kilisesine doğru yürünmeye başlandı. Bir süre izledikten sonra rezervasyonumuzu iptal edip, kendimizi dostlar sofrasına bıraktık. Menüde, deniz ürünlerinden yapılmış soslu penne makarna, kalamar kızartması, ekmek ve yanında da beyaz veya kırmızı şarap vardı. Uzunca sofranın istediğiniz yerine oturuyorsunuz. Ama tabi sofraya oturma cesaretini göstersek de kendi aralarında sohbet eden İtalyanlara karışamadık, masanın kenarında bir Fransız çiftin yanına oturduk. Kazanlarda pişirilen yemeklere göre lezzetin ortalamanın üzerinde olduğu kesindi, ama sanırım lezzetten de çok ortamın etkisiyle bu yemeği İtalya’da yediğim en güzel yemeklerden biri olarak anıyorum. 



Asinara anlatması, hayal etmesi, eşinin benzerinin bulunması kolay bir yer değil. Birbiri ile ilgisiz bir sürü şeyi içinde barındıran küçücük bir ada. Ulaşması zahmetli ama görmeye kesinlikle değer bir yer.

Adaya ismini de veren Asino kelimesi İtalyanca’da eşek anlamına geliyor. Türkiye’deki eşek adalarının aksine burada eşek nüfusu gerçekten fazla, ama ünlü olanları adanın Sardinya’daki diğer eşeklerden daha küçük yapıda olan beyaz eşekleri. Beyaz derken aslında albino olmaları nedeniyle beyazlar, gözlerinde de hafif bir kırmızılık var. Adaya çıktığınızda sizi 4x4 araçlar bekliyor. Adada yolların patikadan hallice olduğu düşünüldüğünde zaten başka bir araçla gezebilmek mümkün değil. Bazı yerlere ise yoldan gitmiyorsunuz zaten. Vera’nın da aracı yolda kullanmak gibi bir derdi olmadı, merak ettiğimiz veya onun göstermek istediği bir şey olunca arabayı dağa bayıra sürdü, durdu.

Asinara’da görülebilecek diğer bir yer ise Cala D’Oliva’da mafya ile mücadelede efsane haline gelmiş iki savcı, Giovanni Falcone ve Paolo Borsellino’nun güvenliklerini sağlamak amacıyla 1985 yazında Sicilya mafyası “Cosa Nostra” hakkındaki “Maxiprocesso” olarak anılan iddianameyi yazmak üzere getirildikleri ev. Falcone 23 Mayıs, Borsellino ise 19 Temmuz 1992 tarihinde Palermo’da mafya tarafından öldürüldüler. Bu ev de onların anısına müze haline getirilmiş. Kapıda da ikisinin de bu mücadele sırasında sarf ettiği sözlerin yer aldığı bir plaka bulunuyor.

Şarap üretilen bir köy evi de ikinci durağımız oldu, mahzende fıçılarla duran şarabın başında yerel kıyafetlerini giymiş bir Olienalı muhtemelen Kuzey İtalya’dan gelmiş olan ekibe şaraplarını tattırıyor, boş kalan bardakları itirazlara rağmen dolduruyor ve kendi dialektleri ile anakara İtalyancanın arasındaki farklardan örnekler sunarak herkesi kırıp geçiriyordu. Bize de şaraptan istediğimizden de fazlası ısrarlarla sunuldu. Şarapların lezzeti çok parlak değilse de herhalde ortamın sihrinden yine de içiliyor.

Kalenin içinde ortaçağdan kalma ünlü birkaç kule var. En ünlüleri de üzerinde küçük bir fil rölyefi bulunan Torre di Elefante. Üzerine çıkmadıysak da sanırım manzaraya bakmak için çıkmaya değer. Torre di Elefante’de benim ilgimi fil rölyefinden çok devasa kapısı ve kapının hemen solunda bir levha şeklinde duran Latince bir duvar yazısı çekti. Duvarda kulenin yapımında hiçbir işçinin hayatını kaybetmediği yazıyor. O dönemde –ve hatta bu dönemde- ne kadar çok inşaat işçisinin çalışırken hayatını kaybettiğini düşünürsek, bu gerçekten bence de belgelenmesi gereken bir durum.

Kalenin manzarası her iki taraftan da çok güzel, burada bir aperitivo almak çok keyifli olabilir. Ama biz gittiğimizde hem rehberli gezide olduğumuz için hem de bir taraf tadilat nedeniyle kapalı olduğundan durup da bu keyfi tadamadık. Kale muhitindeki Saray kapalı olduğu için gezemedik ama katedrali görmeyi başardık. Cagliari Katedrali gerçekten hem dışarıdan hem içeriden incelemeye değer. Katedral ilk olarak 13.yüzyılda yapılmış, ama bugünkü halini alması 1930’ları bulmuş. İlk başta Romanesk stilde inşa edilen katedrale daha sonra, barok stilde eklemeler yapılmış. Ancak “Neo Romanesk” olarak tanımlanan son halini  1930larda  almış. Bu nedenle de dış 

Aslında Cagliari'ye Oliena ve Orgosolo'yu gezdiğimiz günün önceki akşamı ayak basmıştık. Ama şehri keşfe başlamamız, kırsala olan hızlı turumuz sayesinde, bir sonraki akşama kadar beklemek zorunda kaldı.


Cagliari ile ilgili ilk yaşadığım his şaşkınlık oldu. İnsan bir adaya gidince, anakaradan biraz daha düzensiz, belki biraz daha yoksul bir hayat bekliyor. Ancak onun yerine sizi gemiyle veya trenle geldiğinizde karşılayan Via Roma’da göreceğiniz binalar oldukça şık, buraya açılan yollar da geniş ve bakımlı. İtalya birleştikten sonra Cagliari’de de bir yenilenme olmuş. Şehrin yerleşimi ilk zamanlarda özellikle sıtmadan dolayı deniz ve lagünlerden uzağa, yukarıya doğru gelişmişken, 19.YY sonlarında şehir duvarları yıkılarak yeni bir şehir planıyla, kıyılara da uzanan büyük meydanlar yollar ve binalar yapılmaya başlanmış. Şehir 2. Dünya Savaşı’nda da bombalamalar sonucunda aldığı darbeler nedeniyle 20.yüzyılın ikinci yarısında da yoğun bir yenilenme geçirmiş. Binaların tamamının onarımına bütçe yetirilemese de ön cepheleri genelde restore edilmiş durumda. Hatta bazen caddeye bakan tarafta çok güzel cephesi olan bir binanın, arka tarafına geçtiğinizde yarım olduğunu fark edebiliyorsunuz. Ama sonuçta beklediğimizden farklı olarak caddelere bakan yüzü pırıl pırıl bir şehir bulduk.

Cagliari’nin en önemli yeri, pek çok şehirde olduğu gibi elbette kale. Kaleye çıkarken ücretsiz asansörü kullanmak çok akıllıca, çünkü yukarıda da bolca yokuş çıkılıyor. Kale, adaya Pisalıların hâkim olduğu ortaçağ döneminden kalma ama ada el değiştirdiği için çeşitli krallıklardan izler de kalmış.

Yerel salam, peynir ve reçellerden oluşan bir giriş tabağı adanın geleneksel ekmeği carasau ile sunuluyor. Vejetaryen bir seçenek olarak ise yine geleneksel yemeklerden çeşitli makarnalar var. Bunların en ünlüsü özellikle görüntüsü çok cazip olan “culurgious” makarnası var. Aslında patatesli bir harçla doldurularak şekillendirilmiş iri hamur topları olarak tarif  edilebilir,  bizi  çok  da  etkilemediğini itiraf edeyim ama patates ve hamura zaafı olanlar için güzel bir birleşim olabilir bilemiyorum. Burada benim aklımda yemeklerden çok ekmek, peynir, Canonau şarabı ve servis edildiği toprak kadehler kaldı.

Boş köy evlerinden birisinin ocağı da ekmek yapımına ayrılmıştı. Sardinya’nın anakaradan oldukça farklı bir diğer ürünü ise Carasau ekmeği. Carasau bizim yufka ekmeği kadar hatta belki daha ince bir ekmek. Ekmeğin izlerine Sardinya’nın ilk sakinleri olan Nuraghilerin taş evlerinde rastlandığından, tarihinin M.Ö. 1000li yıllara kadar gittiği tahmin ediliyor. İncelik ve renk olarak eskiden notaların yazıldığı parşömenlere benzediği için “carta di musika” olarak da anılıyor. Neredeyse cips gevrekliğinde olduğundan, insan kendini kaptırıp bir yemekte bütün bir yaprağı yiyebilir. Zaten buradaki tarhana cipsleri gibi, bu ekmekler de çeşitli baharatlarla lezzetlendirilip cips paketlerinde de satılmaya başlamışlar.  

Akşam saatlerinde Cagliari’ye inebildik. Cagliari ile havaalanı çok yakın, şehre varmak 15 -20 dakikayı geçmiyor. Araba kiralama şirketleri de belki bunun da etkisiyle, şehrin içinde değil sadece havaalanında ofis tutmuşlar. Bu nedenle araba kiralamak için mutlaka havaalanına gitmek gerekiyor. Biz de ertesi güne program yaptığımızdan iner inmez hemen araba kiralama şirketine gittik. Havaalanında çıktığınız yere komşu, yan yana bir sürü kiralama şirketinin bulunduğu bir bina var.

Arabayı internetten kiraladık ve standart sigortayı da yaptırdık, ancak kiralama şirketi bize yine de ilave sigorta satmayı başardı. İtalya’da daha önce yaşadığımız bazı sorunlar nedeniyle, hasar durumunda bizden hiçbir bedel talep edilmeyeceğini söylemeleri beni ikna ettiyse de, önceden alınan sigortayı düşmediklerini daha sonra fark ettim. Dolayısıyla ilk kiralamamızda çifte sigorta yaptırmış olduk. Üstelik sigorta için talep edilen bedel günlük olarak araba kiralama fiyatının neredeyse yarısına geliyordu.  Bir sonraki üç günlük araba kiralama macerasında ise, hasar durumunda para ödeyerek sonra iade alma ihtimalini göze aldık ve teklifi reddettik. İtalya’nın diğer bölgelerinde böyle bir teklif ve ısrara maruz kaldığımızı hatırlamıyorum.Sonuç olarak arabamızı alıp Cagliari’ye doğru yola çıktık. Aslında Cagliari beni mutlaka görün diye iddiası olan bir şehir değil. Hatta herhalde kursa gidiyor olmasaydım, biz de orada bir 2-3 gün geçirir Sardinya’nın birbirinden farklı kültürlerine 

doğru yola çıkardık. İlk yorgun geceden hemen sonra kırsala kısa süreli bir yolculuğa çıktık.

Cagliari’de gezilecek bir diğer yer ise Botanik Bahçesi, 1866 yılında açılan Botanik Bahçesi o yıldan bugüne, içinde 2000 çeşit bitki barındırır hale gelmiş ve ağaçlar gerçekten yaşlarını yansıtacak denli haşmetliler. Bahçenin haritasını girişte alıyorsunuz, içinde ilgi çekici her nokta işaretlenmiş. Özellikle bahçenin bir köşesinde saklı olan Roma dönemi sarnıcının bulunduğu mağarayı bulmak haritayla daha kolay. Bahçe hem çeşitli bitkileri, ağaçları görmek, hem de yalnızca kafa dinlemek için şahane bir yer. 

Mafya babalarının tutulduğu odalar da yine tek kişilik hücre olmakla birlikte, daha geniş, daha serbest düzenlenmiş. Tuvaletleri normal ölçülerde. Hatta rehberimiz bir dönem televizyona bile izin verildiğinden bahsetti. En uç örnek ise Napoli’nin ünlü suç örgütü olan Gomorra’nın patronlarından Rafaela Cutolo’nun adanın kilisesinde yapılan bir törenle evlenmesine izin verilmesi. Rehberimiz iki örgüt arasındaki farkı mafyanın zengin olmasına, avukat tutabilmesine ve avukatların hapishanelerde yasal koşulların uygulanması için baskı yapmalarına bağlasa da, kısa bir konuşmanın ardından elbette mafyanın siyasi bağlantıları olmasa avukatların yaptığı başvuruların hiçbir işe yaramayacağını o da itiraf etti.

Adanın koylarının pek çoğu yüzme dahil tüm etkinliklere kapalı. O nedenle yüzülebilecek yerleri iyi tespit etmek gerekiyor. Deniz sanırım Türkiye kıyılarında görülebilecek her yerden daha bakir ve temiz. Balıkçılık dalış ve benzeri aktiviteler yasak olduğundan, kıyıdan birkaç metre ileride dahi suyun altı hayatımda hiç görmediğim büyüklükte ve çeşitlilikte balıklarla dopdoluydu. Sanırım havanın daha sakin olduğu bir zamanda, ilk planladığımız gibi bir tekne turuna gidebilsek veya dalış yapabilsek daha pek çok sürprizle karşılaşabilirdik. Ama sadece kıyıda gördüklerimiz dahi bizi şaşırtmaya, hayran bırakmaya yetti.

Katalanların aynı zamanda yemek kültürünü de etkiledikleri çeşitli kaynaklarda yazıyor. Özellikle yöreye özgü bir ıstakoz yemeği olan Langoustine alla Catalana, önerilerin başında. Kendi kabuğunun içinde bir harçla pişirilen bu yemeği yemeyi çok istesek de önceden yer ayırtamadığımız için yine bir İtalya klasiği olarak ellerimiz boş döndük.

Porto Torres çok büyük bir kasaba değil. Alçak evler, büyükçe bir park, sadece yayalara açık büyük bir caddesi var. Ama her İtalyan şehrinde, kasabasında olduğu gibi ara sokaklarda sizi bekleyen küçük meydancıklar, havuzcuklar burada da mevcut. Corso Vittoria Emanuel II’den aşağıya doğru yürüdüğünüzde çok da sevimli görünmeyen bir liman ve kordon boyu sizi karşılıyor. Turizm ofisi ise adaya giden teknelerin de hareket ettiği limanın kıyısında. Turizm ofisinin dönüşünde sadece yayalara açık olan büyük caddeye kurulmuş olan upuzun bir masa kaçınılmaz olarak dikkatimizi çekti. Masaya yaslanmış üzerinde Türkçesiyle “Dostluk Sofrası”, altında da menü ve fiyat yazan bir tahta vardı. Ne olduğunu çok anlamadık, agriturismonun önerdiği yerde de rezervasyon yaptırdığımız için üzerinde pek durmadık. Kasabada küçük bir tur attıktan sonra ara sokaklardan birine dalıverdik. Meydanda karşımıza ilk çıkan bara oturduk. Oturduğumuzun ikinci dakikasında borazanlarıyla küçük bir ekip meydana geldiler ve küçük kağıtlara basılmış menüleri dağıtmaya başladılar

Menü çok geniş değil, Sardinya’nın deniz ürünü dışındaki seçeneklerine de az da olsa yer verilmiş, ama elbette esas ilgi çekici kısım deniz ürünleriydi. Her zaman her yer için geçerli olmasa da Lillicu’da 2 kişilik antipasti tabağı öncelikli tercih olmalı. Ahtapottan midyeye, salyangozdan kızarmış balığa uzanan bir yelpazede sıcaklar sonra gelmek üzere tasarlanmış sekiz çeşit ile başlanıyor. Bunun ardından tercih makarna veya balık olarak şekilleniyor, çünkü ikisini de arka arkaya yemek için çok yer kalmıyor. İki kere gitmemize rağmen orada meşhur olan yılanbalığının dışında bir balık denemediğimiz için yorum yapmak mümkün değil. Tabi iki kere gidilip de sadece giriş ve makarna yemeyi seçmemizin çok geçerli bir nedeni var. Makarna muhteşemdi. Özellikle kum midyeli ve kefal yumurtalı olan makarnanın üzerine çıkabilecek herhangi bir deniz ürünlü makarna yemedim daha önce.